TGA Karadeniz Temsilcisi Metin İnan'ın Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile yaptığı görüşme sonrası Sümela ve Mekke'yi kıyaslamasına Topkapı Üniversitesi Öğretim Üyesi Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı cevap verdi. Metin İnan'ın talihsiz açıklamaları hakkında fikirlerini paylaşan Prof. Dr. Cihat Yaycı şunları söyledi:
SÜMELA’YI MEKKE İLE KIYASLAMAK NASIL BİR AKIL TUTULMASIDIR?
Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı Karadeniz Temsilcisi Metin İnan’ın Sümela Manastırı’ndaki ayinleri savunurken verdiği örneği okuyunca gerçekten hayret ettim:
“Mekke’de de bunun turizmi yapılıyor.”
Ne demek bu?
Mekke ile Sümela’yı hangi tarihî, dinî veya sosyolojik ölçüyle birbirine benzetiyorsunuz?
Suudi Arabistan Müslüman bir ülkedir. Mekke, İslam’ın doğduğu coğrafyanın merkezidir. Kâbe, yaklaşık iki milyar Müslümanın kıblesidir. Müslümanlar dünyanın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar günde beş vakit yüzlerini Kâbe’ye dönmektedir.
Hac ise İslam’ın beş temel şartından biridir.
Siz bunu Sümela’daki ayinle nasıl kıyaslayabilirsiniz?
Bu sadece yanlış bir benzetme değildir; meseleyi hiç anlamamaktır.
SÜMELA’NIN ETRAFINDA YAŞAYAN ORTODOKS CEMAAT NEREDE?
Bir başka temel meseleyi de konuşalım.
Bugün Sümela’nın bulunduğu Trabzon ve çevresinde, bu manastırın düzenli ibadet ihtiyacını karşılaması gereken yerleşik ve kayda değer bir Ortodoks cemaat mi bulunmaktadır?
Hayır.
O hâlde soralım:
Bu ayin kimin günlük dinî ihtiyacını karşılamak için yapılıyor?
İnsanlar başka ülkelerden getirilecek, özel tarihler belirlenecek, kotalar konulacak, uluslararası organizasyonlar gerçekleştirilecek ve tarihî bir manastır belirli günlerde yeniden dinî tören alanına dönüştürülecek.
Bunun adı yerel cemaatin ibadet ihtiyacının karşılanması değildir.
Dolayısıyla bunun siyasi ve sembolik boyutunun sorgulanmasından daha doğal ne olabilir?
PONTUSÇULUK BOYUTUNU NEDEN KONUŞMUYORSUNUZ?
Asıl üzerinde durduğumuz mesele budur.
Sümela, bazı Pontusçu çevrelerin tarih anlatısında sıradan bir tarihî yapı değildir.
Siyasi bir sembole dönüştürülmektedir.
Türkiye’nin Karadeniz bölgesi üzerinde tarihî aidiyet ve hak iddialarını canlı tutmaya çalışan çevrelerin kullandıkları sembollerden biri hâline getirilmeye çalışılmaktadır.
Dolayısıyla Sümela’daki ayinlerin siyasi amaçlarla araçsallaştırılıp araçsallaştırılmadığını sormak “turizme düşmanlık” değildir.
Tam tersine, devlet aklı bunu sormak zorundadır.
Hele bu sorgulamayı yapanları “milliyetçilik akımları yaratarak Trabzon turizminin önüne geçmekle” itham etmek kabul edilemez.
Milliyetçilik suç değildir.
Türkiye’nin tarihine, egemenliğine ve millî çıkarlarına sahip çıkmak hiç değildir.
HER ŞEY PARA MIDIR?
Açıklamanın en rahatsız edici taraflarından biri de Sümela’nın neredeyse bir turizm işletmesi gibi değerlendirilmesidir.
“Esnafa katkı sağlıyordu.”
“Kota artırılsın.”
“Daha fazla Ortodoks gelsin.”
“Diğer Hristiyanları da alsak.”
“Sümela’yı kullanalım.”
Nereye kadar?
Her şey para mıdır?
Bir faaliyetin bölgeye para bırakması, onun Türkiye’nin millî çıkarlarına uygun olduğunun delili olabilir mi?
Devlet yönetmek ile turistik tesis işletmek arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar.
Devlet sadece “Kaç turist gelecek, kaç gece kalacak, kaç lira bırakacak?” diye düşünmez.
“Bu organizasyonun arkasındaki tarih anlatısı nedir?”
“Kimler bunu siyasi sembole dönüştürüyor?”
“Türkiye’nin egemenliği bakımından ileride hangi iddialara malzeme yapılabilir?”
diye de sorar.
BATI TRAKYA’YI DA KONUŞACAK MIYIZ?
Üstelik meselenin bir de mütekabiliyet tarafı vardır.
Yunanistan’da Batı Trakya Türklerinin seçilmiş müftülerine yönelik uygulamalar ortadayken, Türk azınlık okulları yıllar içerisinde birer birer kapanırken, vakıflar konusunda yıllardır sorunlar yaşanırken Türkiye’ye dönüp:
“Sümela’daki kotaları artırın, daha fazla ayin yaptırın, daha fazla Ortodoks getirelim.”
demek kolaydır.
Peki karşılığı?
Türkiye’nin gösterdiği hoşgörünün karşılığında Batı Trakya Türkleri ne görüyor?
Mütekabiliyet dediğimiz şey tam da bunun için vardır.
MİLLÎ HASSASİYETLERİMİZİ PARAYLA ÖLÇMEYİN!
Trabzon’un turizm gelirini artırmak elbette önemlidir.
Trabzon esnafının kazanmasını hepimiz isteriz.
Ama Trabzon’un kazanacağı birkaç günlük turizm geliri üzerinden Türkiye’nin tarihî ve millî hassasiyetlerini tartışmaya açamazsınız.
Hele bunları savunan insanları “milliyetçilik yaparak turizmin önüne geçmekle” suçlayamazsınız.
Çünkü mesele turist değildir.
Mesele Hristiyanlık da değildir.
Mesele insanların ibadet özgürlüğüne karşı çıkmak hiç değildir.
Mesele, din kisvesi altında tarihî-siyasi iddiaların ve Pontusçu propagandanın Türkiye toprakları üzerinde meşrulaştırılmasına izin verilmemesidir.
Bunun adı turizm düşmanlığı değildir.
Bunun adı millî egemenliğe sahip çıkmaktır.
Sümela Türkiye Cumhuriyeti topraklarındadır.
Trabzon Türk yurdudur.
Ve Türkiye’nin tarihi, egemenliği ve millî hassasiyetleri geleceği de belli olmayan turizm geliri hesabına kurban edilemez.
ASIL SORULMASI GEREKEN SORU ŞUDUR:
Sümela’daki ayinler gerçekten sadece dinî bir ibadet midir?
Eğer öyleyse, neden her yıl aynı dönemde Pontusçu çevreler tarafından sözde “Pontus Soykırımı” iddiaları yeniden gündeme taşınıyor?
Neden Yunanistan 1994’ten bu yana 19 Mayıs’ı resmî olarak sözde “Pontus Soykırımı Anma Günü” ilan etmiş durumda ve bu iddiaları devlet politikası hâline getiriyor? Türkiye ise bu iddiaların tarihî ve hukuki dayanaktan yoksun olduğunu her yıl resmî açıklamalarla vurguluyor.
Neden bazı gruplar Sümela’yı sadece tarihî bir manastır olarak değil, Pontus kimliğinin ve tarihî hak iddialarının sembolü olarak kullanmaya çalışıyor?
Daha önce düzenlenen bazı etkinliklerde Pontus söylemlerinin öne çıkarılması, Pontus simgeleri taşıyan kıyafetler giyilmesi ve sözde Pontus anlatılarının dile getirilmesi hafızalardadır.
Bütün bunları görmezden gelip, meseleyi sadece “biraz daha turist gelsin, biraz daha para kazanalım” seviyesine indirmek mümkün müdür?
Bunlar hiç yaşanmamış gibi mi davranacağız?
Bunları da mı sineye çekeceğiz?
Devletin görevi sadece turizm gelirini artırmak değildir.
Devletin görevi, tarihî gerçekleri, millî egemenliği ve ülkenin güvenliğini de korumaktır.
Kimse din ve vicdan özgürlüğüne karşı değildir.
Ancak dinî faaliyet kisvesi altında yürütülen veya siyasi sembollere dönüştürülen girişimlerin doğurabileceği sonuçları sorgulamak da en doğal haktır.
Millî hassasiyet göstermek, turizme karşı olmak değildir.
Türkiye’nin egemenlik haklarını savunmak ise hiçbir zaman “engel çıkarmak” olarak yaftalanamaz.
Bir başka gerçek daha vardır.
Sümela’daki ayinler yalnızca dinî bir tören olarak sunulmaktadır. Oysa yıllardır bu törenler, Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümeniklik iddiasını uluslararası alanda görünür kılan bir gösteriye de dönüştürülmeye çalışılmaktadır.
Türkiye’nin hukuki pozisyonu açıktır. Patrikhane, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde faaliyet gösteren bir dinî kurumdur. Buna rağmen uluslararası kamuoyunda farklı bir statü algısı oluşturulmaya çalışılması dikkatle takip edilmesi gereken bir husustur.
Aynı şekilde Sümela da bazı Pontusçu çevreler tarafından yalnızca tarihî bir manastır olarak değil, Pontus söyleminin ve tarihî hak iddialarının sembolü hâline getirilmeye çalışılmaktadır.
Her yıl düzenlenen sözde Pontus soykırımı etkinlikleri, Pontus bayrakları, Pontus yazılı tişörtler ve çeşitli propaganda faaliyetleri ortadayken, bunların Sümela üzerinden oluşturduğu algıyı yok sayarak meseleyi sadece “turizm” başlığı altında değerlendirmek mümkün değildir.
O hâlde soruyoruz:
Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümeniklik şovlarını da mı sineye çekeceğiz?
Pontus propagandasını da mı sineye çekeceğiz?
Sözde Pontus soykırımı iddialarının Sümela üzerinden uluslararası gündeme taşınmasını da mı normal karşılayacağız?
Devlet aklı, yalnızca bugün gelecek turist sayısını değil, yarın Türkiye’nin karşısına çıkarılabilecek siyasi ve hukuki iddiaları da hesap etmek zorundadır.
Sümela bugün faal bir ibadethane değil, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir ören yeri ve müzedir. Dolayısıyla burası sürekli ibadet yapılan yaşayan bir dinî kurum değil, tarihî ve kültürel miras niteliğindeki bir yapıdır. Bunu sanki aktif bir ibadethane imiş gibi göstermek de talihsizliktir.