Halil Rıza Ulutürk, 26 Ekim 1932 tarihinde Azerbaycan'ın Lenkeran şehrinde dünyaya geldi. Doğumu, Azerbaycan Türklerinin yakın tarihindeki en karanlık dönemlerden biri olan Stalin baskıları dönemine rastladı.

Halil Rıza Ulutürk, 26 Ekim 1932 tarihinde Azerbaycan'ın Lenkeran şehrinde dünyaya geldi. Doğumu, Azerbaycan Türklerinin yakın tarihindeki en karanlık dönemlerden biri olan Stalin baskıları dönemine rastladı.

Bu yıllarda Sovyet rejimi tarafından Azerbaycan'ın aydınlarına, yazarlarına ve şairlerine karşı geniş çaplı tasfiyeler ve siyasi infazlar gerçekleştirildi. Azerbaycan halkının hafızasında bu dönem, «Şair Kırğını» ve «Leyl Geçesi» olarak yer etmiştir.

Halil Rıza, düşüncenin ve sözün suç sayıldığı, Türk kimliğinin ise bastırılmaya ve tahrif edilmeye çalışıldığı bir ortamda yetişti.

Eğitimi ve Bilimsel Faaliyetleri

İlk ve orta öğrenimini Lenkeran'da tamamlayan Halil Rıza, daha sonra Bakü Devlet Üniversitesi'nin Filoloji Fakültesi'nde Azerbaycan dili ve edebiyatı eğitimi aldı. Ardından aynı üniversitede araştırmacı ve öğretim görevlisi olarak çalıştı; edebiyat ve felsefe alanında doktora derecesini elde etti. Yıllarca edebiyat eleştirisi, Türk dili ve şiir alanlarında önemli çalışmalar yürüttü.

Aile Hayatı

Halil Rıza, Ferengiz Hanım ile evlendi. Bu evlilikten doğan çocukları arasında en çok tanınanı, oğlu Tebriz Halilbeyli'dir. Tebriz, 31 Ocak 1992 tarihinde Karabağ Savaşı sırasında şehit düştü.

Tebriz Halilbeyli, Şirin Hanım ile evliydi ve bu evlilikten Türkay adında bir kız çocuğu dünyaya geldi.

«Tebriz» Adının Taşıdığı Anlam

Halil Rıza'nın oğluna «Tebriz» adını vermesi sıradan bir tercih değildi. Tebriz, onun gönlünde tarihin, şiirin ve ortak hafızanın şehriydi. Bu isim, Aras'ın iki yakasında yaşayan insanların aynı dilde, aynı kültürde ve aynı duyguda buluştuğunu hatırlatan güçlü bir semboldü.

Şair, oğlunun adını her seslendirdiğinde, sanki Aras'ın öte yakısına, gönlünde yaşayan bir parçaya sesleniyordu.

Şiiri ve Fikri Dünyası

Halil Rıza, yalın fakat derinlikli bir şiir dili kurdu. Eserlerinde toprak, vatan, kan, acı ve özgürlük gibi kavramları güçlü sembollerle işledi. Şiiri yalnızca estetik bir uğraş olarak değil, halkını uyandıran ve bilinçlendiren bir mücadele aracı olarak gördü.

Türk Kimliği Konusundaki Tavrı

Sovyet döneminde, Azerbaycan Türklerini Türk dünyasından koparmak amacıyla «Azeri» kavramı resmî söylemde öne çıkarıldı. Halil Rıza ise bu yaklaşımı kabul etmedi ve Türk kimliğini açıkça savundu.

«Ben Türk'üm. Azeri değilim. Azeri dili diye bir şey yoktur.» sözü, onun kimlik konusundaki tavrını özetleyen en çarpıcı ifadelerden biri olarak hafızalarda yer etti.

Oğlunun Şehadeti ve Son Yılları

Oğlu Tebriz'in şehadeti, Halil Rıza'nın hayatında derin bir yara açtı. Cenaze töreninde gelini Şirin Hanım'a hitaben, onun kendisi için çok değerli olduğunu, çünkü Tebriz'in onu hayat arkadaşı olarak seçtiğini söyledi.

Daha sonra torunu Türkay'ın adına dikkat çekerek, yıllarca sürdürülen bütün kimliksizleştirme politikalarına rağmen yeni nesillerin taşıdığı isimlerin bile Türk kimliğinin yaşadığını gösterdiğini ifade etti.

Uzun yıllardır diyabet hastalığıyla mücadele eden şair, oğlunun acısını hiçbir zaman tam anlamıyla içine sindiremedi. Sağlığı giderek zayıfladı ve yaklaşık iki yıl sonra, yüreğinde Tebriz'in hasretiyle hayata veda etti.

Ardında Bıraktığı Miras

Halil Rıza Ulutürk, 1994 yılında Bakü'de hayatını kaybetti ve Fahri Hiyaban'da toprağa verildi. Bugün eserleri hâlâ Azerbaycan'da okutulmakta; onun sesi, vatan, hakikat ve millî hafızanın sesi olarak yaşamaya devam etmektedir.