Kıymetli okurlarım, Bugün sizlere sadece bir köşe yazarı olarak değil, bu şehrin sokaklarını arşınlayan, bu vatanın evlatları için dertlenen bir ağabeyiniz, bir kardeşiniz olarak sesleniyorum.

Kıymetli okurlarım,
Bugün sizlere sadece bir köşe yazarı olarak değil, bu şehrin sokaklarını arşınlayan, bu vatanın evlatları için dertlenen bir ağabeyiniz, bir kardeşiniz olarak sesleniyorum. Geçtiğimiz gün Trabzon Meydanı’nın manevi muhafızı İskender Paşa Camii’nin avlusundaydım. Avluda yaşları henüz 15 ile 17 arasında değişen dört fidan, dört gencimiz oturuyordu. Ancak içlerinden birinin kolundaki o detayla göz göze geldiğim an, adeta beynimden vurulmuşa döndüm.
Gördüğüm şey; Nazi Almanya’sının o karanlık, kanlı ve insanlık dışı sembolü olan Gamalı Haç bandajıydı...
Kendi medeniyetimizin kalbinde, bir cami avlusunda, damarlarında bu toprakların asil kanını taşıyan bir evladımızın kolunda o zulüm sembolünü görmek; sadece bir "şaşkınlık" değil, ruhumda depremler yaratan bir idrak sarsıntısıydı. O an anladım ki, bir şeyler sadece "eksik" değil, bir şeyler kökünden kopuyor.
Kimliksizliğin Kıskacında Kaybolan Nesiller
Bu manzara, üzerine sadece "yazık" denilip geçilecek bir durum değildir. Bu, toplum olarak hepimizin durup düşünmesi, şapkasını önüne koyup muhasebe etmesi gereken toplumsal bir krizdir. Gençlerimizin kendi tarihinden, öz kültüründen ve irfan hazinesinden bu denli uzaklaşması; onları rüzgârın önündeki savrulan yapraklar gibi, buldukları her yabancı, her radikal ve her karanlık akıma tutunmaya itiyor.
O gencin kolundaki o bandaj, aslında bir "imdat" çığlığıdır. Kendi kahramanlarını tanımayan, Mete Han’ın disiplinini, Alparslan’ın imanını, Fatih’in vizyonunu ruhuna nakşedemeyen bir nesil; kendine sahte kahramanlar ve kanlı ideolojiler aramaya başlıyor. Kimliksizliğin kıskacındaki gencimiz, fark edilmek, bir yere ait olmak veya "güçlü" görünmek adına, insanlık tarihinin en büyük utanç vesikalarına sığınıyor. Bu, sadece o gencin hatası değil; ona kendi asaletini, kendi muazzam tarihini ve Alperenlik vakârını layıkıyla anlatamayan bizlerin, hepimizin ortak sancısıdır. Eğer biz kendi hazinemizi sunamazsak, onlar elin zehirli çöplüğünde inci aramaya devam edeceklerdir.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun Alperenlik Şuuru: İlaç Burada!
Şehit Liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, "Alperenlik" kavramını ortaya koyarken, tam da bu tehlikenin önünü kesmeyi hedeflemişti. O, gençliği sadece bir oy deposu veya slogan kalabalığı olarak görmedi. O’nun hayalindeki Alperen; "Bir elinde bilgisayar, bir elinde Kur'an" olan, çağın bilgisini kuşanan ama ruhunu kendi topraklarından alan bir abidedir.
Eğer biz o gence; Muhsin Başkan’ın o "fırıldaksız" duruşunu, "Haksız bir davada zirve olmaktansa, haklı bir davada zerre olmayı" seçen o soylu karakterini doğru aktarabilseydik; o koluna yabancı bir ideolojinin lekesini değil, ay-yıldızın şerefini takardı. Alperenlik şuuru, gence bir "kimlik" sunar. Ona; yakıp yıkmayı değil inşa etmeyi, nefreti değil adaleti, ırkçılığı değil insan sevgisini öğretir.
Nasıl Dokunabiliriz?
Gençlerimizi sadece eleştirerek veya dışlayarak kazanamayız. Onlara dokunmanın yolu, tepeden bakmak değil, yanlarına oturmaktır.
Örnek Olmalıyız: Gençler sözlerimize değil, ayak izlerimize bakar. Eğer biz Alperenlik yasalarını hayatımızda yaşarsak, onlar da o ışığa yönelecektir.
Boşluğu Doldurmalıyız: Sosyal medya ve dijital dünyanın sunduğu sahte kahramanların yerine; yaşayan, nefes alan, samimi ve dürüst modeller koymalıyız.
Gönül Diliyle Konuşmalıyız: İskender Paşa’nın avlusunda o genci yargılamak yerine, ona "Senin kolundaki o sembol, senin asaletine yakışmıyor evladım, gel sana senin kendi asaletini anlatayım" diyebilecek bir hilm sahibi olmalıyız.
Sonuç Olarak
Gençlik, bir milletin geleceği değil, şimdisidir. Eğer bugün o cami avlusunda yabancı bir ideolojinin gölgesi dolaşıyorsa, bu sadece o gencin değil, biz büyüklerin de imtihanıdır. Muhsin Başkan’ın dediği gibi: “Biz, elleri silahlı değil, elleri kitaplı; gönülleri sevgi dolu bir gençlik istiyoruz.”
O gence ve tüm gençlerimize sesleniyorum: Sizin ihtiyacınız olan güç, başkalarının karanlık tarihinde değil; kendi ruh kökünüzdeki Alperenlik şuurundadır. Bizim yolumuz; adaletin, merhametin ve bir saniye için bile "fırıldak" olmayacak kadar onurlu bir duruşun yoludur.
Gelin, bu fidanları yabancı rüzgârlara savurmayalım. Onları kendi baharımızda, kendi değerlerimizle filizlendirelim.
Dr. Adem ÖZKAN