Merhaba sevgili okurlarım. Şehit Liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu’nun mirası olan Alperenliğin 12 Yasası serimizde, içsel ahlakımızı güçlendirmeye devam ediyoruz.

Sadakat Yasası – Davaya Emanet Olmak

Geçen haftaki yazımızda, Ülkü Yasası ile kalbimizi fani hedeflerden çekip, baki olan Türk-İslam ülküsüne yöneltmiştik. Artık istikametimiz bellidir. Ancak kutlu hedefe doğru atılan adımların sarsılmaması, fitne fırtınasında savrulmaması için en kritik manevi zırha ihtiyacımız var: Sadakat Yasası – Davaya Emanet Olmak.
Sadakat, sadece bir söz veya bağlılık yemini değildir. Sadakat, bir insanın kim olduğunu, hangi değere gönül verdiğini ve zor zamanlarda ne pahasına olursa olsun o değerden vazgeçip geçmeyeceğini gösteren yegâne manevi ölçüdür.

Sadakat: Türk-İslam Ülküsünün Ruh Zırhı

Bir Alperen için sadakat, kuru bir lidere bağlılık değil, bir emanet şuurudur. Dava, Allah içinse, emanet de bu milletin, bu vatanın ve Türk-İslam ülküsünün kutsal yüküdür. Sadakat göstermek, o emaneti yere düşürmemeyi, ona ihanet etmemeyi can pahasına taahhüt etmektir. Türk-İslam ülküsünün binlerce yıllık tarihi, işte bu sadakatle inşa edilmiş, bu imanla ayakta kalmıştır.
Muhsin Yazıcıoğlu, davanın mahiyetini tanımlarken sadakatin nereye olması gerektiğini de netleştirmiştir: “Bizim Davamız kuru cihangirlik davası değildir. Bizim Davamız Ceddimiz Osmanlı Gibi Vatanın Her köşesini Secde yeri yapma davasıdır!” Bu tanımlama, sadakatin şahıslara değil, bu kutsal değerler bütünlüğüne gösterilmesi gerektiğini emreder. Bir Alperen, bu ülkünün ruhunu taşıyan bir neferdir; bu ruhu kendi menfaatine kurban etmeyi aklının ucundan bile geçirmez.

Zorlukta Belli Olan İman

Sadakat, kolay zamanlarda değil, zor anlarda imtihan edilir. Makam, itibar ve rahatlık varken herkes bağlılık gösterir. Ancak fırtına koptuğunda, yalnız kaldığında, dost bildiklerin sırt çevirdiğinde hâlâ o yolda dimdik durabilmektir sadakat.
Zorluklar ve baskılar karşısında Muhsin Başkan’ın duruşu, Sadakat Yasası'nın yaşayan örneğidir: “Benim adım Muhsin Yazıcıoğlu! Bana baskı sökmez! Bizim Allah’tan başka kimseden korkumuz yok!” sözü ile Alperen’in yolunun kişisel kazanç ve dünyevi beklenti olmadan hiçbir şeyden korkmadan doğrudan Allah rızasına teslim olunması gerektiğini vurgulamıştır. Bu teslimiyet, dışarıdan gelen her türlü baskı ve tehdidi hükümsüz kılar. Geri dönmemek, yoldan sapmamak; budur Alperen’in karakterini çelikleştiren esas duruş.

Menfaat Değil, Emanet Taşımak

Gerçek sadıklar, menfaat peşinde koşmazlar; onlar, bir emanet taşırlar. Çünkü bilirler ki, davanın bekası, onu taşıyanların nefsinden daha önemlidir. Sadakat, davaya sahip çıkmaktır; ancak körü körüne değil, şuurla ve akılla. Alperen, Allah’ın ve milletin emanetine ihanet etmemek için sürekli kendini muhasebe eder.
Muhsin Başkan’ın bu konudaki net tavrı, fırıldak olmaktan sakınan bir gönlün itirafıdır: “Ben bu davanın ne makamına ne de menfaatine talip oldum. Sadece Allah rızası için geldim.” Sadakat, işte budur: Kendini değil, davasını öncelemek. Adını değil, bıraktığı izi yaşatmayı dert edinmek.
Sadakat, fırtına da esse, gece de bastırsa, yönünü kaybetmemektir. Bu, aynı zamanda sessiz bir ibadettir. Kimsenin görmediği, kimsenin alkışlamadığı anlarda bile doğruyu savunmak, adaletten ve haktan ayrılmamaktır. Çünkü biliriz ki, emanet Allah’tandır ve o emaneti ihanetle değil, ancak sarsılmaz bir sadakatle taşımak gerekir.
Sonuç: Sadakat, insanın davaya adını değil, kalbini yazmasıdır. Davaya emanet olan, aslında Allah’ın emanetine sahip çıkandır. Bu yasa, Türk-İslam ülküsünü geleceğe taşıyacak neslin karakterinin temel taşıdır ve bir sonraki yazımızda ele alacağımız Sebat Yasası – Fitneye Direnmek’in de itici gücüdür.
Dr. Adem ÖZKAN